Yedi Tepe Üstünde Küçük Bir Şehir


Ülkemizin en önemli kalemlerinden birisi olan Necati Cumalı'nın kaleminden Urla'yı öğrenmek ister misiniz? 

Yazarın Tütün Zamanı serisinin ilk kitabı olan Zeliş'in giriş bölümünde kaleme aldığı Urla yazısını okuduğunuzda kendinizi 1930'ların Urla'sında hissedeceksiniz. Yakın zamanlarda yazarın bahsettiği 7 tepeden birisine çıkıpta kente baktığınızda (ki yer bulabilirseniz) bu yazıda okuduklarınızı göreceksiniz. 

Tütün Zamanı serisi müthiş bir köy kitabıdır. Aşk kitabıdır... Çiftçi'lerin hayatı, Urla'nın tarihi, Cumhuriyet'in ilk dönemlerinin kitabıdır.. Okumayanlara şiddetle tavsiye edilir...


İzmir Körfezi'nin görünüşü, haritada, üç yanını saran karalar arasına sokulmuş bir çizmeyi hatırlatır, insan sayısı on bini yeni aşan Urla ilçesi, bu çizmenin topuğu ile tabanı arasında kalan oyuk içine düşer. Beşparmak Dağları'nın İzmir 'in gerisine inen kolu, doğusunda, sınırları dışında, Urla'nın çok uzaklarında kalır; batısında da hemen bir bu kadar uzaklardan Karaburun Dağları geçer. Bu iki dağ silsilesi arasında diklemesine uzanan İzmir Körfezi'nin dip kıyıları, ilçenin baştan başa kuzey sınırlarım kuşatır. Urla toprakları körfezin bu kıyısındaki kumsal düzlüklerden başlar, az önce andığımız iki dağ silsilesi arasından güneye doğru, dalgalı bir
şekilde yükselip alçalarak, küçük tepeler, boyunlar üzerinden taşar, bir ara bazı yerlerde iki yüz, iki yüz elli metre yükseklikler kazandığı olur, sonra gene yükseldiği gibi yavaş yavaş alçalarak, küçük tepeler, boyunlar üzerinden, ilçenin güney sınırlarına, oradan Ege Denizi 'ne iner. ilçe merkezi, kıyıda küçük bir liman bırakarak denizden dört kilometre içeriye çekilmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana önemim yitiren, önemini yitirdiği ölçüde de zamanla bakımsız kalıp bozulan bu küçük limanın açıklarında, Urla'nın İstanbul'unkilere benzetebileceğimiz takımadaları vardır. Limanın hemen batısında başlayan ağaçlık yeşil bir yarımada, bu adacıkların yanı sıra İzmir Körfezi 'nin içlerine doğru uzanır, böylelikle ilçenin batı, kuzeybatı sınırları da bu yarımadanın arka kıyılarında, yeniden denize ulaşmış olur.

Kıyıdaki düzlükler boyunca uzanan sebze bahçeleri, otlaklar, içerilere doğru az ilerleyince yerlerini bağlara, bağlara komşu, dinlendirilerek iki yıl tütün, bir yıl tahıl ekilen bereketli tarlalara bırakır. Kıyının kuzey rüzgârlarına kapalı kıvrımlarında karşılaşılan tek tük narenciye bahçelerine karşılık, açıklıklarda zeytinlikler, tarlalar, bağlar arasına son derece sık dağılmış çeşitli meyveli ağaçlar görülür. Ekilebilir yerlerin sona erdiği cebel arazide önce gittikçe sıklaşan zeytinlikler, tepelere doğru, palamutluklar, çamlıklar arasında kaybolur.

Kentlerin, iklim koşulları, coğrafya, fizik özellikleriyle insanları arasında yakınlıklar bulunduğu çoklukla kabul edilen bir görüştür. Bu bakımdan dikkat edilirse, Urla'nın coğrafya fizik özelliklerinin öbür Akdeniz şehirlerine yakınlaştığı ya da uzaklaştığı ölçüde, Urlalılarla öbür Akdeniz şehirlerinin insanları arasında da benzerlikler, ayrılıklar bulunabilir.

Örneğin Ege Denizi'nin daha güneyinde, Istanköy kıyılarında, dağlar dik yamaçlar halinde denize iner, ekilebilir topraklar azalır. Bu durum, bu kıyıda yaşayanları kendiliğinden denize doğru iter. Ekmeğini denizden kazanan insanla, karadan kazanan insanı, sokakta yürürlerken arkadan görseniz ayırabilirsiniz. Biri oltaya vuran bir balığı kaçırmamak, yelkenleri birdenbire altüst eden bir rüzgârı önlemek için hazır gibidir. Öbürü kazmayı daha derine indirebilmek için hız alıyormuşçasına yere kuvvetle basa basa yürür. Doğal koşullar, üzerinde yaşayanları, Urla'da, geniş kıyıları, baştan başa ekilmeğe elverişli toprakları ile ekmeklerini kazanmak için tutacakları yolu seçmekte, denizle kara arasında özgür bırakmış gibidir. Her yeni yetişen, bu seçimde çokluk babadan kalma bir tarla yahut bir kayığın etkisine uyar. İnsan sayısına göre ekilebilir toprakların yeterliği, üstelik de bu toprakların küçük parçalar halinde dağılmış bulunması, herkesi bir dereceye kadar toprağa bağlar. Hattâ kıyı köylerinde balıkçılıkla rençperliği birleştiren köylülerle karşılaşılır. 

Dağlar çok uzaklarından geçtikleri için, gözlerinin görebildiği kadar bakışlarının önü açık halk, Urla'da, o dört yanı dağlarla çevrili kentlerde duyulan boğucu kasvet duygusunun yabancısıdır. Dört yanı dağlarla kuşatılmış yerlerde dağlar, bakışlarının karşısına dikildikleri kimselerin önünü keser gibidir. Bu gibi yerler halkının günlükyaşa-yışlarında verdikleri her kararda, dağların cesaret kırıcı karışması görülür. Dağların ardı bilinmez,
dağların ardı korkular, tehlikelerle dolu gelir onlara. Sonunda uysal, atılma gücünden yoksun olur, akıllarından geçeni kolay kolay açığa vurmazlar. Urla gibi, dört yanı açık şehirlerin halkı da aksine, ta çocukluklarından başlayarak denizle göğün uzaklarda bir çizgi halinde göründüğü yerden geçen gemilerin, baharda gelip güz başlarında dönen yaban ördeklerinin, turna sürülerinin, yükseklerde gide gide kaybolan bir bulutun, çağırışını duya duya büyür; kuş gibi, bulut gibi hercai huylu, özgür olur, yüreklerinde en küçük bir baskıya yer vermezler.

Kasabanın kimin tarafından, ne zaman kurulduğu kesin olarak bilinmiyor. Halk arasında yaygın bir söylentiye göre ilçe merkezi bir vakitler şimdi bucak olan Kilizman (eski adıyla Klazomen) iken sonradan Urla 'ya geçmiştir.

Çok eski uygarlıklardan beri bu topraklarda kalabalık bir insan sayısının, yaşamın varlığı bazı mutlu sonuçlar doğurmuştur. Nasıl dağların dik yamaçlarına, tepelerine kadar toprağın insan eli değme dik bir parçasını göremezsiniz, en tenha, en unutulmuş bir dağ köyünde bile hâlâ yaşayan öyle bir görgü, öyle derin bir kültürün izleriyle karşılaşırsınız ki, bu olayı, bu yerlerin zengin bir tarihe sahne olmasından başka bir sebebe dayanarak
açıklamanız olanaksızdır. Bellidir ki bu yarımadada sürelerini dolduran çeşitli uygarlıklar; kavimler birbirlerine yarattıkları büyük dinlerin, mezheplerin, düşünce okullarının ürünlerini devrederek son bulmuşlar, bu yerlerin halkı da böyle bir kültürün mirasım yazısız olarak günümüze kadar ulaştırabilmiştir.

Kurtuluş Savaşı 'na kadar insan sayısı elli bine yaklaşan bir kentmiş Urla. Halkının büyük çoğunluğu yerli Rumlardan oluşurmuş. Urla'nın yaşlıları, yerli Rumlarla birlikte bir arada çok iyi geçindiklerini anlatırlar. Bu yaşlılardan birine aradaki ırk, din ayrılıklarının geçimsizliklere yol açıp açmadığını soracak olursanız, "O da neden? " der size: "Onlar da bizim gibi kendilerini Urlalı bilir, Urlalı sayardı, bizden ayırmazlardı! Herkesin kendi dini kendine! O herkesin kendi bileceği şey!"

Bu kısa, bu açık, bir iki cümle içinde beliren son derece laik, geniş bir hoşgörürlüğe dayanan görüşün sahibi, elbetteki ilkel bir toplumun adamı olamaz. Onun bazen şöyle bir örnek de gösterdiği olur: Eski hukuk dibinimiz, toprakla üstünde yetişen ağaçlara ayrı ayrı kimselerin sahip olabileceğini kabul ettiğinden, çoklukla bağ ya da tarla ile üstündeki zeytinlerin sahibi ayrı olur, bağın sahibinin Türk, zeytinlerin sahibinin Rum olduğu ya da bunun aksi sık sık görülürmüş. Ama böyle de olsa, ne Türkün Rumun zeytinine ne de Rumun Türkün bağına, en küçük bir zarar verdiği duyulmazmış. Arada sırada bazı aşk hikâyelerinin, bir Rum kızının bir Türkü sevmesinin, iki tarafın yakınlarının rahatını kaçırdığı olurmuş, hepsi o kadar...

Her yanım bağlar, bağların bitiminde yükselen tepeleri zeytinlikler kapladığı için, dağlarından yağ, ovalarından bal akar diye anlatırlarmış eskiden Urla'yı. Öylesine zengin, öylesine bayındır bir kentmiş ki, çarşısında  gezer gezer, yüzü gülmeyen kimseyle karşılaşmazmışsınız. Sokak aralarından geçerken evlerden piyano sesleri gelir, bağ yollarım sabah akşam Türkçe Rumca türküler, kitara, laterna sesleri doldururmuş. Lise karşılığı jimnazını bitiren Rum gençleri çoklukla öğrenimlerini Paris'te, sultanisini bitiren Türk gençleri İzmir İdadisi'nde tamamlarlar, sonra Urla'ya dönerlermiş. Dışarıya gönderdiği, dışarıdan getirttiği malları, araya İzmirli tüccarları katmadan, küçük limanından kendi yollar, kendi karşılar; çıkan kitaplardan tutun, giyim kuşama kadar Batı'daki her yeniliği, her yerden daha önce Urla'nın yurda soktuğu olurmuş. Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcında Yunan işgaline uğrayınca, işgal ordularının ardından birtakım serüven düşkünü, ipsiz sapsız kimseler gelmiş Urla 'ya. Yerli Rumlar arasında o güne kadar zararsız gibi görünen bazıları da bunlar gelince, yüz bulup bunlara uymuşlar, hep birden başlamışlar kimin tarlasında kimin bağında gözleri varsa curnal etmeye. 

Rumluk Türklük ayrılığı bundan sonradır çıkmış ilçe halkı arasında ortaya..Ama "Çok kişi değillerdi, sayıları parmakla gösterilirdi bu gibilerin " diye anlatırlar Urla'nın yaşlıları. Hatta yerli Rumların büyük çoğunluğu açıktan açığa Venizelos'un sömürgeci politikasına karşıymışlar. Curnalcıların düzenlerine, iftiralarına karşılık, her zaman bizden yana tanıklık etmişler.

Fakat savaş hali bu! Kim söyler, kim dinler? O ana baba günlerinde Rumun Venizelosçu olanıyla olmayanını birbirinden ayıracak kim? Curnalcılar bütün fesatlıklarını Rum topluluğu adına, kendi çıkarlarını Rum topluluğu çıkarına yaptıklarını dolamışlar her zamanki gibi dillerine. Araya giren garazlar, kinler, zamanla topluluk adına kökleşmiş. 

Afyon'dan İzmir e doğru saldırıya geçen ordularımızın utku haberleri, anavatanının öksüz kentlerinden her gün birkaçının kurtuluş ordularını karşılamak, o orduların saflarında, akşam karanlıklarında sınırdan kaçırdığı çocuklarının dönüşlerini kutlamak için yollara döküldüğü duyulunca yerli halkı birbirine katan savaş kundakçıları en son ne kötülük yapabileceklerini şaşırmışlar. Suçu günahı olmayanı, dostunu komşusunu görmüş, vedalaşmış, helallik dilemiş, Urla'dan öyle ayrılmış. Giderken beraberinde götüremeyeceği bir saksı çiçeği varsa onu da komşusuna bırakmış. Öbürleri, topçumuz Urla Beleni'nin gerisinde mevzi alıp, işgal kuvvetlerine "Teslim ol!" işaretini verinceye kadar beklemişler, sonra vermişler Urla 'yı ateşe! Önce birkaç evden başlayan ateş hemen büyümüş, bütün Rum mahallelerini sarmış, kül etmiş. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kaçan Rumlardan kalan, yangından kurtulmuş tek tük evlere, Rumeli den Anadolu 'ya göçen, değişime bağlı Türkler yerleştirildiler. Rumlardan kalan bir kısım bağ, tarla, zeytinlik iskân hakkı olarak yahut da Rumeli'nde bıraktıkları mallarına karşılık, bu göçmenlere dağıtıldı. Batı Trakya 'nın değişik bölgelerinden, değişik işler
gören kimselerdi gelenler: Dramalı, Kavalalı tütüncüler, Arnavutluk'un çoban köylüleri. Manastır yakınlarının toprak sahipleri... Zamanla bu göçmenlere yakın ilçelerden gelip Hazine'nin satışa çıkardığı Rum mallarını satın alarak Urla'ya yerleşen kimseler de katıldı. Böylelikle hikâyelerini anlatacağımız insanların bir araya gelip karşılaşmaları hazırlanmış oldu.

Bu hikâyenin yazarı, bu büyük göç sırasında ailesiyle birlikte Rumeli'den Anadolu'ya göçtüğü zaman, iki yaşında bir çocuktu. Urla'da yerleştirdikleri evin penceresinden her gün, kasabasını ateşe verenlerin bıraktıkları acı anıları seyrederek büyüdü. Şehrin en zengin mahalleleri oldukları anlaşılan yangın yerlerinden, yüzyılların biriktirdiği bir servetin izlerinin, eskijimnaz binasının tek parça büyük beyaz mermer sütunlarının,
kökleşmiş bir burjuvazinin kurduğu, her biri bir servete değen evlerin armalı demir kapılarının, mermer döşemelerinin sökülüp kamyon kamyon İzmir'e taşındığını gördü. Yangın yerlerinde zamanla önce, duvarları dibinde bel hizasında devedikenleri fışkıran taş toprak yığınları arasında, yıllarca Rumların kaçarken gömdükleri söylenen küp küp altınları bulmak için kazmalı kürekli define arayıcıları dolaştı. Daha sonra yerli arabacılar, bu yığınlardan işe yarıyabilecek büyüklükte taşları ayıklayıp yeni başlayan yapılara çektiler. Gitgide buraları herkesin koyununu keçisini bağladığı küçük otlaklar, çocukların lastik bir topun ardında koşuştuğu, uçurtma uçurduğu, düzlükler halini aldı. Urlalılar yangının zararlarını yerine koyacak güce uzun zaman kavuşamadılar. Henüz iskân davalarının sürüp gittiği, bu yüzden eski Rumların yerine gelenlerin kararlı bir üretim gücüne kavuşmadıkları bir sırada 931 buhranı ortaya çıktı. Henüz buhranın sarsıntıları devam ederken ikinci Dünya Savaşı'nın getirdiği güçlüklerle karşılaşıldı. Bütün bu art arda gelen afetler kasabanın görünüşünü bir hayli değiştirdi. Kıtlık yıllarına kadar bütün kırları kaplayan bağlar, yıldan yıla seyrekleşmeye başladı. Herkesin elindeki toprak, bağ olsun, tarla olsun, geçimine yetecek kadardı. Buhran, üzümü alıcısız bırakınca, bağ sahipleri, ilkin daha bir iki yıl ne yapacaklarını bilemeden bağlarını zararına işletmekte devam ettiler. Henüz ürünlerinin eski değerine kavuşacağı ümidindeydiler. 

Fakat yıllar geçti, durum değişmedi. Üzüm, arpadan on defa pahalıya mal olup bazı yıl arpa fiyatına, bazı yıl arpadan ucuza satıldı. Daha sonraki yıllan bir kısım bağcılar hâlâ buhranın etkisinin geçmesini beklerken bir kısmı bağlarını söküp yerine tütün, tahıl ekmeğe başladılar. Bu işe Kavalalı eski tütüncüler önayak oldu. iskân yoluyla kendilerine verilen bağları kökleyip babadan dededen gördükleri sanatlarına, tütüncülüğe döndüler.
Zamanla bir kısım yerli bağcılar da, yüzyıllardır yaşattıkları bağlarını söküp tütüncülüğü öğrenmek zorunda kaldılar. Böylelikle bağlar gittikçe azaldı. Bağların yerini daha geçyeşerip daha çabuk çıplaklaşan tütün, tahıl tarlaları aldı. Eski yangın yerleri de bugün, devletin yaptırdığı küçük göçmen evleri, öbür devlet yapıları, yeni yeni henüz sıvası vurulmamış, kalfa işi, kaba, taş yapılarla doldu.

Yazar çocukluğundan başlayarak, her yıl yaz başlangıcından tütün zamanı, bağ zamanı geldi mi, bütün Urlalılar gibi, bağlara taşındıklarım hatırlar. Kasabanın kaçan sevincine, fakirliğine karşılık, o yaz aylarının kırları, her yıl biraz daha yeşilinden yitirmiş, çıplaklaşmış da olsalar anılarında taptığı canlılıkları zenginlikleriyle yaşar. Dört bir yana dağılan meyveli ağaçların sıklığı, eski bağların yerinde boy atan tütünlerin yeşili, bir dereceye kadar sökülen bağların üzüntüsünü unuttururdu. Yan yana uzanan küçük küçük tarlaların, bağların, tek gözlü damları, iki katlı bağ evleri, çardaları, yılların getirdiği güçlüklere, ümitsizliğe düşmeden karşı koyan çalışkan insanların güriiltüsüy-le dolardı. Sonraları okul tatillerinde baba evine döndükçe, ilçesinin çok sevdiği kırlarını adım adım dolaşmak, yazarın yıllarca en sevdiği eğlencesi oldu. ilçesinin yoksulluğu, garipliği gönlünü ne derece üzerse, kırlarının zenginliği, cömertliği o derece avutur, coşturıtrdu. Güneşli aydınlıklar, yeşilin her çeşidiyle dolu görünüşlerle yüklü o kırlarda dolaşmakla geçen ikindi üstlerinden sonra, içi hafiflemiş olarak eve dönüşlerini, o günlerin gecelerinin ışık dolu, dinlenmiş uykularını unutamaz.

Bir gün, bu kırlardan dönüşlerinden birinde, yaklaştığı ilçesinin, karşıdan yedi tepe üstünde kurulduğunu fark edince nasıl sevindiği, nasıl çocukça bir gurura kapıldığı aklındadır hâlâ. Akpınar Deresi 'nin aralarından hafif bir kıvrımla geçtiği, küçük küçük, yedi tepenin üstünde kurulmuştu Urla. Derenin iki yanından bu tepelerin eteklerine, yukarılarına kadar yükselerek genişliyordu. Yazar, şimdi size yeryüzünün bütün güzel kentleri gibi, istanbul gibi, Roma gibi, ilçesinin de yedi tepe üstünde kurulmuş olduğunu söyleyerek övünürse çok görmeyin ona! Urla küçük, unutulmuş, yoksul bir ilçe olabilir! Ama yoksul unutulmuş oldukları halde güzel olan şeyler vardır dünyamızda. Üstelik, o yoksul unutulmuş şeylerin, tutkunları, onlara tutkun oldukları için mutluluk duyanlar da vardır!

Yorumlar

Popüler Yayınlar