Tansuğ'un 50 Yıllık Birikimi

50 yılını Anadolu giyim kültürüne adayan bir kişi Sabiha Tansuğ. Ege’nin pamuk kokan, iplik kokan köylerinde geçti çocukluğu. Popülerliğin yerine geleneklerin olduğu dönemdi…

Moda kavramı daha yerleşmemişti, onun yerine çeyizlikler genç kızların gurur kaynağıydı. Çeyizle başladı her şey Sabiha Tansuğ’un hayatında. Öyle bir serüvendi ki yaşamı, tarihe 50 kuruşların üzerindeki portresi ile bir madde daha ekletmişti. Dünyada ilk kez halkın içinden bir sanatkarın portresi paraya basılıyordu. İstanbullular Pier Loti Kahvesi’ni hemen hatırlayacaklardır, Sabiha Hanım’ın elinin değdiği. Tansuğ, şimdilerde gelin başlıkları ve Anadolu giyim geleneğinin nadir örneklerinin yer aldığı koleksiyonunun sergileneceği müzenin hayalini kuruyor.

Yılın bir bölümünü İzmir Mordoğan’daki evinde geçiren Tansuğ’un koleksiyonunun İzmir’deki bir müzede sergilenmesi ümidini içimde taşırken, Anadolu kültür varlıklarından günümüz modasına kadar uzun bir yolculuk yaptık. Modern Türk kadınının temsilcisi Tansuğ, sorularımıza şöyle yanıt verdi:

Anadolu bütün varlıklarıyla zengin bir toprak, bu varlıklar içinde giyimi seçtiniz. Giyime ilginiz nasıl başladı?
Bugün aynı soruyu kendime sorduğumda şu cevabı alıyorum. Annemin ve aynı evi paylaştığımız genç yengelerimin giyimlerini ve süslenmelerini merakla izlerdim.

Ayrıca annem çeşitli güzel giysiler örerdi, dikerdi. Her gün başıma da renk renk kurdeleler bağlardı. Yengemin çeyiz sandığında kırk, elli çeşit giysisi vardı. İpekli, kadife, pazen ve basmadan dikilen bu entarilerden kalan kumaş parçaları bir çıkının içinde dururdu.

Bende bu parçaları alıp bez bebeklerime elbiseler dikerdim... Ve bir karton kutunun içine "gelin süzülmesini" veya " kına töreni ritüelini" bir sahne gibi hazırlardım. Daha bunun gibi kendi hazırladığım birçok bebeklerim vardı. Mahallenin erkek çocukları da katılır birlikte evcilik oynardık.

Daha sonra Yunanistan'dan göçmen olarak Ege'ye geldik. Milas, Torbalı, Tire, Manisa, Akhisar, Yahudi çiftliği, Mermere, Soma, Kınık, Bergama ve ardından İzmir.

Yaşadığımız köylerde ve kasabalarda gördüğüm “Manav” denilen yerli halkın “Yörüklerin, Türkmenlerin” daha önce görmediğim değişik giyim tarzlarından etkilenmiştim. Daha sonra 1953 ve 1958 yılları arasında Anadolu'nun birçok yöresini dolaşma şansım oldu.


Anadolu çeşitli medeniyetlerin ve kültürlerin oluştuğu bir yerdir. Arkeoloji'de izlenen giyim, kuşam önemli belgelerdir. Bunun yanında günümüze kadar süre gelmiş etnolojik eserlerde arkeolojiyle karşılaşıp birleştirildiği zaman Selçukluların, 24 Oğuz boyunun, Anadolu beyliklerinin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun giyim kuşamı üzerine de araştırmalar yapabilirsiniz. Bu da büyük bir zenginlik.
Koleksiyonunuz, dünyadaki nadir koleksiyonlar arasında yer alıyor? Koleksiyonculuğa nasıl başladınız?
Türklerin geleneğinde "kız beşikte, çeyiz sandıkta" deyimi vardır. Galiba her ailenin kızları için oluşturdukları bir aile koleksiyonları vardır. 7 yaşındayken benim de bir bohça çeyizim vardı. Bayramlarda teyzem, halam, anneannem çeyizim için bir şeyler armağan ederdi. Ben sevinçle onları hemen çeyiz bohçama yerleştirirdim. Koleksiyonculuğun temelini buraya bağlayabiliriz. Herhalde bu duygularla bütün Anadolu'nun çeyiz sandıklarındaki giyimleri, başlıkları satın alarak bu koleksiyonu oluşturdum.
Yıllardır koleksiyonunuzu sergilemek için hayalini kurduğunuz müze konusunda bir gelişme var mı?

Her konu zamanını bekler, şu gök kubbenin altında elbet onlara da bir gün yer bulunur.

İzmir’de bir müze kurulması için girişimleriniz oldu mu?

6 ayımı İzmir'de geçiriyorum. Ve zaman zamanda İzmir ilçelerini ve köylerini dolaşıp hala giyimler üzerinde araştırmalar yapıyor ve etnografya müzelerini geziyorum. Bergama, Tire ve Manisa’daki müzelerin etnografya kısmındaki canım giysiler, imrenerek baktığım oyalı krepler, yazmalar, el işlemeleri, vitrinlerde koruma önlemleri alınmadan bırakılmış durumda. Bu etnografya eserlerinin çürüyüp gittiğini ve maalesef yerini dolduramayacak malzemelerle yeniden düzenlendiğini içim sızlayarak izliyorum. Bugün modern müzecilik anlayışı sizce var mı? Son üzüntümü dile getireceğim. Osman Bayatlı, 1942-43 yıllarında Kozak Yaylası Türkmen ve Yörük giysilerini toplayıp Bergama'nın ilk etnografya müzesini tek bir salonda açmıştı. Daha sonra bu koleksiyon arkeoloji müzesine nakledilmişti. 2009'un Ekim ayında Bergama arkeoloji müzesindeki etnografya kısmına gittim. Etnografya kısmı yeniden restore edilmişti. Restorasyon içinde söylenecek sözleri bir tarafa bırakalım. Vitrinlerdeki Osman Bayatlı’nın Türkmenleri ve Yörükleri hemen hemen yok olmuştu. Görevli kıza sorduğumda, yıpranıp döküldükleri için tekrar sergilenemediği cevabını aldım. Ege Bölgesi’nde olduğu gibi aynı durum bütün Anadolu'daki müzelerde yaşandı ve yaşanıyor. 1930'da Ankara'daki Etnografya Müzesi kurucularından Hamit Zübeyr Koşar, şöyle demişti. "Dünyada arkeolojinin pirleri var. Ama etnografyanın pirleri yok."

Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan'ın İzmir'de butik müzeler kurma projesi var. Bu konuda size teklif geldi mi? Hayalini kurduğunuz müzenin İzmir'de açılmasını ister misiniz?
Hakan Tartan'ın faaliyetlerini basından izliyoruz. Ve kendisini kutluyoruz. Bu projeler gerçekleşsin, butik müzeler kurulsun, böyle güzel olaylarda birçok gönüllü katılımcılar olacaktır. Elbet bizimde gönlümüz böyle güzel olaylar içinde yer almaktır. Hayal edilen gerçekleştiğinde ki sanatta da böyledir, ortaya ölümsüz eserler çıkar. Önce hayal edilir, sonra hareket edilir, gayret gösterilir ve sabredilir. Sabrın sonu da selamettir. Teklifler olabilir, tekliflerin eyleme geçmesi için resmi anlaşma gerekir. İzmir’de müzenin kurulması neden olmasın?
Türkiye ve son yıllarda özellikle İzmir, dünya modasında yer almak için önemli adımlar atıyor. Bu gelişmeleri izliyor musunuz? Nasıl değerlendiriyorsunuz?

İzmir'de moda üzerine sizin de söylediğiniz gibi çok güzel gelişmeler var. İzmir'in tanınmış, kıymetli modacıları var. Yıllardır bu konularda çalışmalar yapıyorlar. Ayrıca İzmir Ekonomi Üniversitesi de bu konuda çok güzel çalışmalar sürdürüyor.

Pier Loti Kahvesi’ne değinmemek olmaz. Bu da ilginç bir hikaye, öyle değil mi?

1962'de araba ile Avrupa seyahatine çıkmıştık. Viyana kahvehaneleri beni büyüledi. Sanki bir kültür evi gibiydiler. Sonra sokaklara taşan Paris kahvehanelerine hayran kaldım. İstanbul'a dönünce, Fransızların uğrak yeri olan Eyüp tepelerindeki Tarihi Pier Loti kahvesine çıktım. Turistlerin bir kısmı resim yapıyor, diğerleri ayakta dolaşıyorlardı. Oturacakları düzgün bir yer yoktu. Kahve perişan durumdaydı. Burayı restore edip gelen turistlere okkalı Türk kahvesi ve semaverden demli bir çay sunabilmek... Ve o an karar verdim. İstanbul'un sanat çevresi içindeydim. Nuri İyem’den resim dersleri alıyor, hocamıza duyurmadan akşam kursuları için "cour du soir" akademiye gidip nü çalışmaları da yapıyordum. O nedenle burada bir resim atölyesi kurabilirim, diye düşündüm. Heykeltıraş Alım Karamürsel, Gürdal Duyar benim bu çalışmalarıma yardımcı oldular. Bu faaliyetimizde Prof, Süheyl Ünver, Prof. Kenan Özbel, üstat Ekrem Koçu'nun fikirlerinden yararlandık. Beş ay içinde restore ettiğimiz Pier Loti kahvesini kalabalık bir davetli grubunun katılımıyla 1964 Eylül ayında açtık. Büyük yankı uyandırmıştı.


50 Kuruşların Üzerinde Yaşayan Portre

Sabiha Tansuğ’un yaşamı öyle bir serüvendi ki, tarihe 50 kuruşların üzerindeki portresi ile bir madde daha ekletmişti. Dünyada ilk kez halkın içinden bir sanatkarın portresi paraya basılıyordu. 

50 Kuruş’un hikayesini bir de sizden dinlemek isterim…

1968 Galatasaray Yapı Kredi Bankası’nın ana caddeye bakan sergi salonunda kırk çeşit Anadolu kadın başlıkları sergisini bir broşür ekleyerek, açtım. Büyük yankı uyandırdı. İşte bu sergi etkisi karşısında darphane yetkilileri, yeni basılacak olan madeni 50 kuruşların üzerine benim portremi basmayı düşünmüşler. 1971 Nisanı’nda 50 kuruşlar üzerindeki portrem halkın elinde dolaşmaya başladı. 10 yıl sonra rastladığımız darphane müdürü Tanaçan bey bana şöyle dedi; " Bu olayı hiç kullanmadınız. Halbuki biz sizin için bu konunun yolunu açar, diye düşünmüştük."
"Çağa Karşı Gelinmez"
Günümüzde Türk modacılar tasarımlarında Anadolu’nun zenginliklerinden yeteri kadar faydalanıyor mu?

Tabi ki faydalanıyorlar. Ama onlara daha çok yardımcı olabilmek için İzmir'de kumaş, dokuma müzesi kurulmuş olsaydı, çok yararlı olurdu. Örneğin Buldan’ın, Denizli'nin, Tire'nin, Ödemiş’in günümüzde tekstile ne kadar büyük katkısı olduğunu hepimiz biliyoruz. Acaba bir müzeleri olsaydı, kültür ile tekstil ve modacıları birbirine bağlayan bir kültür olayını yaşamak çağımıza uygun olmaz mıydı?

Günümüz de beyaz gelinlikler yerini renkli tasarımlara bıraktı. Geleneksel duvakların yerini, çiçekler ve boncuklarla yapılan taçlar aldı. Gelin başlıkları yok oldu. Gelinen bu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Günün modası ne ise gelinlerde onu uygular, bu doğal. Siz eski geleneksel gelinleri ele alırsanız o çok kapsamlı bir konu. Bugünün modasıyla onu karşılaştıramayız. Çağa karşı gelinmez. Geleneksel ve eski gelinlikler üzerine yayınlanmış eserler varsa bu soruya ancak onlar cevap verebilir. Bir de giysi müzeleriniz kurulmuşsa..
Kaynak: Gazete İzmirli
Anadolu’daki kültürel zenginlik, tartışmasız göz alıcı. Anadolu sizin için ne ifade ediyor?

Yorumlar

Popüler Yayınlar