Mehtap Karşıyaka'dan Çok Daha Güzel Görünürdü

İzmir Kent Kültürü Dergisi'nin 2004 yılında Attila İlhan ile yaptığı söyleşi, İzmir'in geçmişine bir yolculuk tadında...


Şimdi benim İzmirliliğim çok eski... Demokrat İzmir günleri çok sonrası, çünkü ben aşağı yukarı doğumum Menemen'dir gerçi ama 1929'dan itibaren Karşıyaka'da yaşadım. 1925 doğumluyum. Demek ki 4 yaşımda Karşıyaka'ya gelmişim. 1936'ya kadar Karşıyaka'da yaşadım. İlkokulu bitirdim. Ondan sonra da hiçbir zaman Karşıyaka'dan ayağım kesilmedi. Atatürk Lisesi'nde okurken meşhur olay oldu. Cezaevine girdim, orda yattım. Ondan sonra Işık Lisesi'ni okurken İstanbul'a intikal ettim, ondan sonra irtibatım kesildi. Fakat yine de arada sırada gelirdim. Demokrat İzmir'de çalışmaya başlayışım da 1960'larda gibi görünür. Oysa ondan öncedir. Yani 1950'li yıllarda İzmir'e gelir temas ederdim. Yazı yazardım. Rahmetli Kemal Bilbaşar... O İzmir'deydi, geldi bizi aldı. Can Yücel'i ve beni Adnan Güvenç'e götürdü. Can Yücel o zaman İzmir'de askerlik yapıyordu. Can mizahi bir şeyler yazacaktı orada. Bana da bir köşe verdiler. Sen de bunları yaz dediler ve o zamandan başladım ben İzmir'de yazı yazmaya. Yerleşmek üzere gelişim 60'lı yıllarda oldu. İzmir'e dönüyordum. Tamamıyla yerleşmek istiyordum İzmir'e. Hem evlenmeye karar vermiştim, hem de romanlarımı yazmaya. Yeteri kadar birikim olmuştu. Çünkü kafamda öyle bir proje vardı. 20 sene hiç oturmayacağım, çok dolaşacağım, çok gezeceğim, ondan sonra bunları dökeceğim diye. İşte o zaman 45'ime filan gelmiştim.


İstanbul'a da dönebilirdim, İzmir'e de... Fakat İstanbul'a hiç uğramak istemiyordum. İstanbul'dan ayrılırken, Yeşilçam'da bir şey yapabilirmiyiz diye denemeye girdik. Ben, Tarık Dursun, Metin Erksan ve Halit Refiğ. İkimiz, Tarık'la ben yapamadık. Diğer iki arkadaş kaldılar. Bunun üzerine ben bu talihsiz yerden kaçtım. Yeşilçam bizi bir arayışa mecbur ediyordu. Başka yerden para kazanamıyorduk. Birde ardımda solculuk olduğu için, bir yerlerden para kazanabilmek çok zordu. Yeşilçam'da takma isimle bu nedenle yazıyordum. Avrupa'dan dönmem söz konusu olduğu zaman İstanbul'a gelmeyi hiç istemedim. Çünkü gelirsem yine Yeşilçam'a bulaşacağım. Ya Bülent Oran'a ya da Safa Önal'a döneceğim. Onlar da başlangıçta çok yetenekli edebiyatçı arkadaşlarımızdı. Yeşilçam onları sıktı, suyunu çıkardı. Kendi tabirleriyle; "kiralık katil" oldular. Ne isteniyorsa onu yazmak zorunda kalıyorlardı. 


İşte bu hale düşmemek için bir proje düşündüm. En iyisi İzmir'e gideyim dedim. İzmir'e nasıl gidebilir, nasıl yaşarım diye düşündüm. Adnan Bey'e bir mektup yazdım. Orada bana bir iş verirmisiniz? dedim. "Gel hangi işi istersen al" diye bir mektup geldi. Hatta, "gel yazı işleri müdürü ol" diyordu istemedim. Magazinin başına geçtim. Hiç kimsenin haberi olmadan o görevi sürdürüyordum ve bir buçuk yıl hiç kimse bunu anlamadı. Çünkü kendi halimde gazeteye gidiyor geliyordum.


O sıralarda romanımı yazmaya başladım. "Bıçağın Ucu"nu. İşte o sıralarda başladı. Tamamen apolitik, titr sahibi olmayan, ikinci planda kalan birisi olarak bu işi yapmak istiyordum. Olmadı... Neden olmadı? Adnan Bey öldü. O ölünce baş yazar kaçtı. Onun üzerine İstanbul'dan bir yazar bulduk getirdik. O da parayı beğenmedi kaçtı. 


O zaman dediler ki "sen yaz!" Ben yazamam dedim. Çünkü benim fikirlerim sosyalist! Bu gazete ise halkçı. O zaman "isimsiz yaz" dediler. Başladım yazmaya... Demokrat İzmir'in başyazarı oldum.


Fakat bunun üzerine zannederim ki Bülent Ecevit durumu farketmiş ve sormuş: Başyazar kim diye... Demişler ki böyle böyle... Ondan sonra CHP'liler geldiler falan...


Daha sonra gazetenin Genel Yayın Müdürlüğü teklif edildi. Bu defa ben oraya biçimsiz bir adam olarak girdim ve Genel Yayın Müdürü oldum. Hiç öyle bir hesabım yoktu benim.


12 Mart'ı İzmir'de yaşadık. Gazeteyi iki defa kapattırdım. İki kez ceza aldık. Başka bir bela gelmedi başımıza...


Döndüğüm zaman bulduğum şehir, eski İzmir değildi... Çok değişmişti. Diyelim ki oradan İzmir'i kaldırıp Akdeniz'in herhangi bir sahil yerine koysak, oraya ait olabilirdi... Bütün özelliklerini kaybetmişti. Şimdi hele hiç tanımıyorum... İzmir'i İzmir yapan eski özelliklerinin hiçbirisi kalmamış. Minareleri kaldırın, herhangi bir Hristiyan şehri de olabilir rahatlıkla. Birtakım iri iri binalarla dolu...


Bir sene önce geldim İzmir'e ... Ben her yaz gelirim ama kimse bilmez. Gelir dönerim. Şu anda İzmir'in İzmir tarafı kalmamış. Eski İzmir'in beğendiğim tarafları da vardı beğenmediğim tarafları da...


Bilirsiniz "Haco Hanım Vay" diye bir roman yazdım. İzmir'de geçen bir romandır ve İzmir'in işgal dönemini anlatır. O zamanki İzmir'le şimdikine bakın hiç alakası yok. Çok farklı bir şehirdir İzmir... Tipik bir Akdeniz şehri... Daha çok İtalyan yapısı var. Biz Rum yapısı sanırdık eskiden; Rum değil daha çok İtalyan... Napoli'deki binaları görünce hiç yadırgamadım. O kadar birbirine benziyorlar. Marsilya da öyledir, Pire de öyle, Barselona da...


Bunların hepsi Roma'nın şehirleri; İmparatorluk limanları bunlar. O yüzden Roma'dan çok şeyler kalmış bu şehirlerde. Yani yapının temeli İtalyan...


Biz tabii aslında Osmanlı İzmir'inde yaşadık... Yani Cumhuriyet ilan edileli altı yıl olmuş. Bunu birçok defalar yazdım. İstanbul'da bile herhalde Benjamino... bilen çok az insan vardı. Karşıyaka'da biz biliyorduk. Çünkü Karşıyaka'da komşularımızda plakları çalıyordu. Onları dinliyorduk ve hoşumuza gidiyordu.
İzmir'in kendisine mahsus bir egzotizmi de vardı. Karşıyaka, Bornova ve Buca çok farklı merkezlerdi. Eski İzmir'de, yani Osmanlı İzmir'inde kompradorun son döneminde, bu semtler, Fransızların ve İtalyanların kendilerine ayırdıkları semtlerdi. Öyle ayırmışlar ki, İzmir'de yaşıyorlar ama İzmir'de oturmuyorlar. Villaları ya Bornova'da ya da Buca ve Karşıyaka'da.


Ben en son Karşıyaka'da dolaştığımda üç dört tane konak görebildim. Ki, olacak şey değil. Bütün Yalı öyleydi. Bunlardan bir tanesi de bizim evimizdi. Biz de oralarda oturuyorduk. Babam yeni bir ev tuttuğunda biraz daha küçük olsun derdi. En az sekiz-on odalı olurdu bu evler de. İnanılır gibi değildi o zamanki Karşıyaka... Zaten kıyı esastı ve kıyının arkasındaki istasyona kadar yaşam vardı.


Reşadiye'de oturduk. Babamın kendi aldığı evdi. Karşıyaka'ya indikten sonra Alaybey'e giden taraf vardır. Orada kıyıda bir benzin istasyonu vardı vaktiyle. Tabii o yok, sonrası da yok... Bizim ev onun tam karşısına düşerdi. Yani Cumhuriyet İlkokulu'na giden sokağın sonrası... Kendi evimizdi. Eskiden dilsiz mektebi vardı. Şimdi yine oturuluyor oralarda sanıyorum. Birisi İplikçiler'in yalısıydı. Onun yanında da Avukat Etken Bey'in yalısı vardır; sütunlu bir yalı... Onun yanındaki yalı da oturduk. Daha sonra İtalyan birisinin yalısında oturduk. O da iskeleyi hemen geçtikten sonra gazino vardı. Gazinodan sonra Melek Sinemasının hemen ilerisindeki bir yalı... Yani Karşıyaka'da bir çok yerde oturduk. Yıllar sonra İzmir'e döndükten sonra Yalı'nın ara sokaklarında da oturduk. Şu an erkek kardeşim Karşıyaka'da oturmaktadır.


Kordon'la ilgili önemli bir süreç yaşandı. Kordon'nun tarihsel dokusunu yok eden bir otoban projesi geçmiş yerel yönetim tarafından uygulamaya konulmuştu. Çetin bir mücadele sonucu eski proje hukuki olarak kaldırıldı. Yeni çevre düzenlemesi başlamış durumda.


Kordon'a ilk apartmanların dikilmesi o zaman başladı. Kordon'da palmiyeler vardı. Onların dikildiği zamanı da hatırlıyorum. Küçücüktü o palmiyeler. Sıra evler vardı, Sakız biçimi evler yani Rum stili evler... Hepsi balkonlu ve çok zariftiler. Öyle kalsaydı iki büyük yararı olacaktı. Birincisi dokusunu, zarifliğini koruyacaktı. İkincisi, belki de İzmirlilerin çoğunun farkında olmadığı bir durum. Ben çok üstüne gitmiştim. Sonunda Osman (Kibar) bey'i çok kızdırmıştım. İmbat'ı kesti bu binalar. İmbat'la İzmir serinliyordu. Onları perde gibi Kordon'a dikince içerilere rüzgar esmiyordu artık.


Kültürpark civarında oturuyorsan, terleyeceksin artık, hiç çaresi yok. Sıcak bir şehir olduğunu unuttular İzmir'in. O yüzden İzmir'i berbat ettiler. Şimdilerde mesela, Gaziantep ile İzmir'in pek bir farkı yok. Apartmanda oturacaksın, bir kapıcın olacak, oradan hemen caddeye çıkacaksın...


Halbuki Karşıyaka'nın sokaklarının isimleri vardı. Her sokağın da ayrı özellikleri vardı. Sokağın ismi vardı. Ama herkes mesela, "Tenis Sokak" derdi. Orada tenis sahası vardı; Levantenler tenis oynardı.


Sonra Çamlık vardı. Oranın da canına okunmuş. Ben İzmir'de gazetecilik yaparken, apartmanlara rağmen çamlıklarla doluydu. Bu tabii ki yirmibeş sene evvel... Şimdi hepsi tükenmiş durumda.


Bizde 1950'den sonra görgüsüzlük ve lümpenlik İzmir'i bitirmiş. Ben sadece eskiye mi özeniyorum. Elbette hayır! İzmir doğal olarak değişecekti ve değişmeliydi... İstanbul'da değişmiştir ve İstanbul'da bitmiştir. Fakat İstanbul'un çok büyük olmak gibi bir şansı olduğu için her tarafı tahrip edilmemiştir. İstanbul'da eser çok. Boğaz'a çıkıyorsun şimdi, Boğaz hala güzelliğini koruyor. Ama İzmir Körfezi öyle değil.


Ben eskiden denize giriyordum Körfez'de. Evden çıkardım, hemen orada denize girerdim Karşıyaka'dan... Sandalla ve kıyıda balık tutardım. İsparoz ve lidaki tutardık; İzmir balıkları... Her yer de yetişmez bu balıklar. Şimdiki Bostanlı tarafı, o zamanlar tamamen bataklıktı. Artık apartmanlar gökdelenler istila etmişler. Oralara her yerden su kuşları geliyordu. Orada ilk defa Flamingo görmüştüm. Gediz'in Körfez'e akıyor olması büyük bir şanstı. Sonradan değiştirdiler akışını ve o ideal kuş cennetini yok ettiler. 


Mehtapla akşamları İzmir'i seyretmek için herkes Karşıyakaya gelirdi. Çünkü mehtap Karşıyaka'dan çok daha güzel görünürdü. Dağın ardındaki güneş denize çok daha başka yansırdı. Işık cenneti olurdu adeta. Sandallar ve mandolin çalan adamlar dolaşırdı Karşıyaka'da. 


Hadi git de şimdi bul o adamları sen...


O zamanın Bayraklı ve Turan'ı çok küçük semtlerdi. Ve yapı olarak diğer yerlerden farkı yoktu. Turan evleri çok küçüktü ama O zamanki Gazhane'yle bilinirdi Turan. Daha sonra yandı.


Bunlar hep sonraki, Kurtuluştan sonraki isimlerdir biliyorsunuz. Daha önce Rumca isimleri vardı. Karşıyaka'nınki Kordelya'dır, Alsancak'ın ise Punta'dır adı... Eskiler, Alsancak yerine Punta'ya gidiyorum derlerdi.


Ben eskiden, "Hoca Hanım"ı yazarken şunu gördüm. Batı bütün sömürge ve yarı sömürge ülkelerde yaptığı gibi burada da aynı şeyi yapmış. Sömürmek için girdiği bu liman şehrinin içinde, kendisi için bir Avrupa şehri yapmış. İstanbul'daki sömürge merkezi Pera'dır. İstanbul'un Pera'sında eskiden bir tane Türk bulamazdınız. İtalyanlar, Fransızlar, Levantenler bulunurdu. Sömürge şehirleridir buralar.


Bu şehrin bir benzerini Şanghay'da bulabilir misin... Kalküta'da bulabilirsin... Hepsinde bu ortak özellik vardır. Yerli halkın nefret ettiği girmediği yerlerdir buralar. 


İzmir'de bu Gavur Mahalesi'dir. Tabii ki sizler görmediğiniz genç kuşak olarak. Bizler de yangın yeri olarak gördük. Yangında her şey gitmiş. Ben daha sonra o mahalleyi yerine oturtabilmek ve semt semt dolaşabilmek için çok uğraştım. Planını bile buldum. Ben de hala var. Bir sigorta şirketi tarafından yapılmış bir plan.


Buradan şunu çıkarabiliriz. O zamanki İzmir'deki Gavur Mahalesi Beyoğlu'ndan iyi, çünkü opera var İzmir'de. İtalya'dan İzmir'e geliyorlar ve opera oynuyorlar. İzmir'de temsiller oluyor, bir sanat hayatı var. Ama Türklerden pek azı bunlara katılıyorlar. Genellikle Müslüman mahalleleriyle Hıristiyan mahalleleri arasında çok büyük fark var. Bezni Nusret Bey hatıralarında anlatır; "karşıdan baktığınız zaman Müslüman mahalesi karanlık bir izbe gibi izlenim bırakırdı; öbür taraf ışıklar içinde parlardı" der. Doğrudur. Çünkü onlar geliyorlar; Buca demiryolu ve Afyon demiryolunu İngilizler ve Fransızlar yapmışlar. Bir yandan büyük plantasyonlar yapılmış. Meyankökü yapılıyor, işletiliyor. üzümü, inciri toparlamak için gelmişler kendilerine yerler yapmışlar. 


Kahveleri var Kordon'da, ünlü otelleri var... Onların benzerlerini biz Avrupa'da gördük.


Bizim Beyoğlu hala 19. asrın sonunda Fransa'da, İtalya'da yapılmış binaların benzerleridirler. Kendileri için yapmışlar o binaları.


Rahmetli Cemal Süreya'nın çevirdiği bir kitap vardır. "Beyoğlu'nda Kimler Oturuyor" isimli. Beyoğlu'nda oturan bir tane Türk yok. Ama canlı bir sanat hayatı var.


Bunun dışında Tanzimat'tan sonra, nasıl İstanbul'da varsa, orada da bir Batılı aydın tipi beliriyor Türklerde. Ben onlara komprador-aydın diyorum. Yani kompradorların gölgesinde ve civarında yetişmiş aydınlar. Batıya heves ediyorlar öyle olmaya çalışıyorlar, onlar gibi besleniyorlar. Ne kadar çok batılıya benzerlerse o kadar çok medeni olduklarını sanıyorlar ama köpek oluyorlar. Buralarda dolanıyorlar.


Bu atmosfer içinde İzmir'de de epey adam çıkmıştır. Bunlar içinde yeteneklileri de var; kötüleri de var. İttihatçılar içinden çok önemli adamlar var. Küçük Talat Bey İzmirlidir. Karşıyaka'da yaşıyordu, ben hatırlarım. Muşkaralar vardır Karşıyaka'da şimdilerde yaşayan; Küçük Talat Bey onlarla akrabadır.


Bunun dışında o zamanlar İzmir'de pek bir sanat hayatı yoktu. Takatizade Şefik Bey bilinir bir tek o dönem içinde. Gelir Karşıyaka'da kahveye otururdu. Bizlerde görürdük ara sıra. Bir de Yahya Kemal'in babası gelir otururdu oralara. Orhan Rahmi Bey vardı... O gazeteciydi, roman da yazmıştır. Sonra bizler yetişmeye başladık.

Kaynak: İzmir Kent Kültürü Dergisi Sayı 1 Kent Sohbetleri 2004

Yorumlar

Popüler Yayınlar