İzmir'den Uşak'a Yunan Harekâtı (1919-1922)-I

30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi’yle birlikte Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış ve yıkılmıştı. Ümide gerçekten pek az yer vardı. Hemen hemen sekiz yıllık sürekli bir savaşla bitkinleşmiş, bir zamanların büyük Osmanlı İmparatorluğu yenilerek sırt üstü yere serilmiş, başkenti 13 Kasım 1918’de işgal edilmiş, I. Cihan Harbi’nde liderlik yapmış Talât, Enver ve Cemal Paşalar firarda idi. Ülke parçalanmış, yoksullaşmış, nüfusu azalmış ve maneviyatı kırılmıştı. Yenik ve şevki kırılmış Türk halkı galip devletlerin bütün isteklerini kabule hazır görünüyordu.


İtilaf donanmasının koruyuculuğu altında bir Yunan ordusu; 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkınca, Türkler’in için için yanmakta olan öfkesi artık söndürülemez bir alev haline gelmişti. Yabancı milletlerin yaşadığı uzak illerin elden çıkarılması sineye çekilebilirdi; hatta İstanbul’un işgaline bile katlanılabilirdi, çünkü işgalciler nihayet yenilmez Batı’nın muzaffer büyük devletleriydi ve askerleri er veya geç geldikleri yerlere döneceklerdi. Fakat komşu ve eski reayası bir ulusun yani Yunanistan’ın Türk Anadolu’nun kalbine çıkarılması katlanılamaz bir tehlike ve utanç idi.


İzmir kentinde ve bölgesinde önemli bir Rum nüfusu vardı. Daha 1919 Şubat ayında Yunan Başbakanı E. Venizelos, Paris’teki barış konferansında resmen İyonya üzerinde hak talebinde bulunmuştu.


İtalyanlar’ın da İzmir üzerinde, iptal edilen 1917 St. Jean de Maurienne Antlaşması’na dayanan iddiaları vardı. İtalyanlar’dan önce davranmak için İtilaf devletleri, İzmir’e Yunan çıkarmasını kabul etmişlerdi. 15 Mayıs 1919 günü İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemileriyle korunan bir Yunan ordusu İzmir’e çıktı; hunharca katliamlara başladı. Şehri ve civar bölgeleri sistematik bir şekilde işgal ettikten sonra doğuya doğru, yani İç Anadolu’ya ilerlemeğe başladı. Yunanlılar daha başlangıçta geçici bir işgal için değil, daimî bir ilhak için Batı Anadolu’yu Ege’nin her iki yakasında kurulacak Büyük Yunanistan’a katmak ve böylece Megali İdea’ya, yani Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nun geçmiş ihtişamının ihyasına başlangıç için geldiklerini açığa vurdular.


Yunan Megali İdeası’nın Osmanlı Türk devleti için gösterdiği büyük tehdit, onu görebilenler için yeter derecede açıktı; Yunan işgalinin Türk halkı üzerindeki sarsıntısı, işgal ettikleri bütün yerlerde hissedildi. Türk tepkisi şiddetli ve ani oldu. İstanbul’daki işgal ordularının silâhları altında, büyük protesto mitingleri gizli direnme hareketinin ilk başlangıcı oldu. 6 Haziran’da Sultan Ahmet meydanında büyük bir kitle gösterisi yapıldı. Anadolu’da küçük bir direnme gücünün Yunan kuvvetlerini durdurmak için başarısızca çarpıştığı Ödemiş’te, 28 Mayıs’ta ilk silâhlı çatışma vukua geldi ve Yunan ileri hattı boyunca gerilla savaşı birden alevlendi. Türkler Yunan istila kuvvetlerine karşı ayağa kalkmaya hazırdı ve yalnız lider bekliyordu. O lider de 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa oldu.


Uzun yıllardan beri Türk halkı, imparatorluğun değişik yerlerinde savaştığı için, tekrar savaşmak istemiyordu. Genel kanı; “Bizi Yunanlılar hariç kim idare ederse etsin” şeklindeydi. Mustafa Kemal Paşa halkı motive etmek için Erzurum ve,Sivas kongrelerini düzenlettirerek halkı belli bir ölçüde Kurtuluş Savaşı’na konsantre olmasını sağlamıştır. Fakat bu defa, ortada düzenli ordu yoktu. Ancak, 1920 yılının sonuna doğru 90.000 kişilik bir düzenli ordu kurmayı başarmıştır. İşte bu düzenli ordu 10 Ocak 1921’de I. İnönü, 1 Nisan 1921’de de II. İnönü savaşlarını yokluk, zorluk ve ümitsizlik içerisinde yaparak Anadolu’da Yunan ilerlemesini durdurmayı başarmıştır. İnönü savaşları var olmak veya yok olmak için yapılıyordu.


Osmanlı Devleti’nin ilk kurulduğu yer olan Söğüt, buralara uzak bir yer değildi. İşte buralarda bu defa Türk halkı var olmak için savaşıyordu.


28 Mart 1921’de II. İnönü Savaşı sırasında cepheye cephane taşıyan kağnı arabasını çeken iki öküzden biri takatsiz olması nedeniyle yolun ortasına yatmıştı. Bu yürümeyen kağnı arabasının arkasına kağnı arabaları, toplar ve kamyonlar kilometrelerce uzunlukta dizildi. Bu konvoy Pazarcık’la Söğüt arasında yer alan Mürsel Paşa tepesinden inerken dar zikzaklar da meydana geldi. Kağnının sürücüsünün öküzü dürtmesi, tekme atması, onu ayağa kaldırmaya kâfi gelmedi. Bu defa sürücü öfke ile öküzün kuyruğunu tutarak kuyruktaki kılları yolmaya başlamıştır. Sonra da kuyruğu ısırdı. Isırma işe yaramıştı. Öküz canlılıkla ayağa kalktı ve kağnı yürümeğe başladı ve arkasındaki kilometrelerce kuyruk da onu takip etmişti. Kağnı sürücüsünün yaptığı iş kendisini ve nesillerini düşman istilasından kurtarmak içindi. Çünkü cepheye mühimmat yetiştirilmezse savaş kaybedilebilirdi. Görüldüğü üzere, bazı hallerde bir öküz bile bir savaşın kaderini tayin edebiliyordu. 


II. İnönü Savaşı ile istedikleri sonucu elde edemeyen Yunanlılar, Türklerin Aslıhanlar ve Dumlupınar’da yaptıkları savaşlarda henüz taarruz gücüne sahip olmadıklarını anlamışlardı. Üstün kuvvetlerle Türk ordusuna hemen yapılacak bir saldırı Yunan hedeflerini gerçekleştirebilirdi. Türkler’i saldıramaz, sonra da kendilerini koruyamaz duruma getirmek için Ege bölgesini de aşıp İç Anadolu’ya doğru yürümek gerekiyordu. Bu amaç gerçekleştirilirse TBMM Hükümeti çöker, Anadolu’nun batısında kesin Yunan egemenliği kurulabilirdi.


Yunan ordusu yeni askere alınanlarla iyice büyütüldü, malzeme, araç gereç bakımından tam anlamı ile mükemmel duruma getirildi. Nihayet 10 Temmuz’da büyük bir cephe üzerinden Yunan saldırısı başladı. Bu cephe, İnönü’den Afyon dolaylarına kadar uzanıyordu. 25 Temmuz 1921 ‘de sona eren büyük Yunan saldırısı sonucunda yurtta büyük bir karamsarlık doğdu. Yunanlılar’ın yeniden saldıracakları kesindi. TBMM kendi yetkilerini geçici olarak, 5 Ağustos’ta l0 çıkardığı bir kanunla Mustafa Kemal Paşa’ya üç ay süre ile olağanüstü yetkiler verdi. O, bu süre içinde başkomutan olacak ve kararları aynen TBMM’nin koyduğu yasalar gücünü taşıyacaktı.


Başkomutan ulusu fedakârlığa çağırdı. 7-8 Ağustos’ta yayımladığı “Tekâlif-i Milliye Emirleri” (Ulusal Yükümlülük Buyrukları) ile Başkomutan ulustan şunları istiyordu: "Halkın ve tacirlerin ellerinde bulunan yiyecek ve giyecek maddelerinin yüzde kırkı, bedelleri sonradan ödenmek üzere orduya verilecekti. Öküz ve at arabalarının yüzde onu, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisi teslim edilecekti. Halkın elindeki bütün silâh ve cephaneler, üç gün içinde yetkililere teslim edilecekti. Yurttaki bütün teknik araç ve gereçlerin de yüzde kırkına el konulmuştur. Yurttaki teknik elemanlar tümüyle ordu hizmetinde çalışacaktı. Her aile birer çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp orduya verilecekti.”


Devamı önümüzdeki günlerde. 

Kaynak: Prof. Dr. Ahmet Özgiray  ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 40, Cilt: XIV, Mart 1998


Yorumlar

Popüler Yayınlar